CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun grup konuşması tam metni.

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun TBMM CHP Grup Toplantısında yaptığı konuşması

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun grup konuşması tam metni.

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun TBMM CHP Grup Toplantısında yaptığı konuşması

06 Kasım 2019 Çarşamba 01:43
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun grup konuşması tam metni.



Efendim, hepiniz hoş geldiniz, şeref verdiniz. Lösemili bir çocuğumuzu dinledik, talebini de dinledik. Çocuklar bizim geleceğimiz, çocuğumuzun ailesinin inanç kimliği, etnik kimliği, yaşam tarzının çok daha ötesinde bütün çocuklar, bu coğrafyada yaşayan bütün çocuklar bizim çocuklarımız ve biz o çocuklarımızın sorunlarının çözülmesi için elbirliğiyle, gönül birliğiyle mücadele edeceğiz. Dolayısıyla LÖSANTE’nin açılması için de buradan da çağrı yapıyorum, değerli arkadaşlarımı da bu konuda görevlendireceğim. İnşallah bu konuda atılan çok önemli bir adım var, ama hastane bir türlü açılmıyor. Onun açılması lazım. aileler büyük bir heyecanla bekliyorlar. Hepinize tekrar hoş geldiniz diyorum, saygılarımı sunuyorum.

Efendim, bugün rahmetli Bülent Ecevit’in ölümünün 13’üncü yıldönümü, aramızdan 13 yıl önce ayrıldı. Bülent Ecevit bir yazar, bir şair, saygın bir politikacı, hiç kimsenin önünde diz çökmeyen bir politikacı ve gerçekten de milliyetçiliği sadece Türkiye değil, bütün dünyaya anlatan bir politikacı. O milliyetçiliği laf olsun diye yapmadı, o milliyetçiliği laf olsun diye söylemedi. O dedi ki: “Ben milliyetçiliği Akdeniz’in sularına yazdım, Beş Parmağın Dağlarına yazdım, afyon tarlalarına yazdım” Ecevit’in bir başka özelliği verilmeyecek hiçbir hesabı yoktur, her kuruşun hesabını vermeye hazır birisiydi. Varlığı gerçekten de Türk siyaset tarihinde son derece önemli bir süreci başlatmıştır. Halk Partisine, yani Cumhuriyet Halk Partisine sosyal demokrasi ilkelerinin gelmesi açısından çok önemli görevler üstlenmiştir. O halkçı bir başkan olarak, halkçı bir Genel Başkanımız olarak tarihteki yerini aldı, gönlümüzdeki yeriyse hiç silinmeyecek. Onu rahmetle, saygıyla anıyoruz.

Her konuşmada söyledim, benim unutacağımı sanıyorlar, asla unutmayacağım. Az önce kürsüye çıkarken “hak, hukuk, adalet” diye slogan atılıyordu. 15 Temmuz Şehit ve Gazilerinin hakkını, hukukunu mutlaka, ama mutlaka arayacağım ve sonuna kadar arayacağım.

Onlar bu işin lafını yaptılar, onlar vakıf kurdular, para topladılar. 309 milyon lira para topladılar.
Sorduk: Bu vakfın adresi ne?
Belli değil.
Sorduk: Bu vakfın telefonu ne?
O da belli değil.
Sorduk: Bu vakfın yöneticileri kim?
O da belli değil.
251 şehit, 2 bin 194 gazi adına bu hesabı sonuna kadar soracağız. Ben soracağım, Meclisin Genel Kurulunda milletvekili arkadaşlarım da soracak. Hakkı, hukuku ve adaleti sağlayıncaya kadar mücadelemiz devam edecek.

Yine soracağız, Tank Palet Fabrikasını unuttuğumu sanıyorlar, asla unutmadık. Özellikle bunu dile getireceğim, ülkücü kardeşlerime sesleniyorum, ben ülkücü kardeşlerime sesleniyorum, birileri rahatsız oluyor. Ne kadar rahatsız olursan ol, bu ülkenin silah fabrikasını yabancı bir orduya peşkeş çekerken önünde ben varım, kapı gibi duracağım, mücadele edeceğim. 

Eren Erdem aramızda, hoş geldin Eren Erdem. 489 gün hapiste kaldı, ama bugünkü düzende çok yadırganacak bir şey değil. Çünkü bir saray hükümeti var, saray devleti var. Dolayısıyla yargı bağımsız değil, ülkede demokrasi yok. Her türlü baskı var, her türlü şiddet var, gizli tanıklarla istedikleri kişileri tutuklayabiliyorlar, istedikleri kişiyi hapse atabiliyorlar ve beyefendinin arzusuna göre de serbest bırakabiliyorlar. Yani adalet yok, ama bütün bunlara rağmen Cumhuriyet Halk Partisi olarak biz adaleti sağlamak için her türlü mücadelemizi sonuna kadar yapacağız. Bu bizim sözümüzdür. Hava Harp Okulunun öğrencilerinin velileri, aileleri aramızda, sizin de hakkınızı sonuna kadar savunacağız. O çocuklar bizim çocuklarımız, o çocukların da hakkını, hukukunu sonuna kadar sağlayacağız. 

Tabii gazeteci arkadaşlarımız, bazı gazeteci arkadaşlarımız tahliye oldular, özgürlüklerine kısmen de olsa kavuştular, ama yetmiyor. Hapiste gazeteci olmaz, hapiste yazar olmaz, hapiste avukat olmaz. Yani hapiste düşünce suçlusu olmaz. Bir insan farklı düşünüyor diye hapse atmak asla doğru değil. Hapse atılan bir ülkede demokrasi yok demektir. Oysa bizim savunduğumuz demokrasidir. Herkesin düşüncelerini özgürce dile getirdiği güzel bir Türkiye’den yanayız. Kendi içinde barışık bir Türkiye’den yanayız. Aynı bağlamda Osman Kavala 735 gündür hapiste, onun da bir an önce özgürlüğe kavuşmasını istiyoruz.

Değerli arkadaşlarım; biz sadece kendimiz için değil, bizim gibi düşünmeyenler için de demokrasiyi savunuyoruz. Çünkü demokrasi hepimiz için geçerli, benim düşüncemle bir başka kişinin düşünceleri farklı olabilir, farklı anlayışlarımız olabilir, ama sonuçta hep birlikte bu ülkenin çıkarları için mücadele ediyoruz. Eğer bu mücadeleyi yapıyorsak bizim gibi düşünmeyenler için de demokrasiyi savunmak zorundayız. Kayyum atamalarını bu bağlamda eleştirdik. Seçime girecek kişi gidiyor başvuruyor savcılığa: “Seçime gireceğim, bir engel var mı?” Savcı diyor ki; “Hayır, hiçbir engel yok, seçime girebilirsin.” Başvuruyorum, belgeler tamam, Yüksek Seçim Kuruluna giriyor, hâkimler orada, hâkimler diyorlar ki, “Bir şey yok, seçime girebilir.” Seçime giriyor, seçimi kazanıyorum ve beni kayyum atayarak görevden alıyorlar. Niçin? Hâkim var, suçluysam mahkemeye verirsin veya kayyum atadın, kardeşim kayyumu nasıl ve hangi gerekçeyle atıyorsun sen bilmemiz lazım. Bakın, biz Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı görevden alındığında -ki Ak Partiliydi- yine bunun demokrasiye darbe olduğunu söyledik. Balıkesir Büyükşehir Belediye Başkanı görevden alındığında da bunu eleştirdik, bu demokrasiye darbedir dedik. Aynı şekilde Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı görevden alındığında ve yerine kayyum atandığında da aynı şeyleri söyledik. Dolayısıyla demokrasi hepimizin ortak paydası olmak zorundadır, hepimiz için demokrasi vazgeçilmez bir alandır. Demokrasiyi büyütmek, demokrasiyi derinleştirmek, düşünce özgürlüğünü derinleştirmek, eşit yurttaş olarak haklarımıza sahip çıkmak hepimizin ortak görevi olmak zorundadır. Bu bağlamda şunu da ifade etmek isterim: Yerlerine kayyum atanan belediye başkanlarının kelepçelenip 10 saat ayrı ayrı hücrelerde bir başka kente gönderilmeleri de doğru değildir arkadaşlar. Seçimle gelen birisinin, halkın desteğini alan birisinin eline 10 saat kelepçe vuramazsınız. Üstelik sevk ettiğiniz araçta kelepçe vuruyorsunuz. Bu asla doğru değildir, demokrasi açsından doğru değildir. Dediğim gibi farklı düşüncelerdeyiz, farklı siyasi görüşlerdeyiz, ama ben de insanım, onlar da insan, ben de demokrasi istiyorum, onlar da demokrasi istemek zorundalar, ben de bayrağımı seviyorum, onlar da bayrağımızı sevmek zorundalar, ben de vatanımı seviyorum, onlar da vatanlarını seviyorlar, sevmek zorundalar. Dolayısıyla sadece kendimiz için değil, bizim gibi düşünmeyen insanlar için de demokrasiyi savunmak zorundayız. 

Demokrasiyi diyoruz, ama tabii demokrasi aynı zamanda adalet demektir. Adalet varsa demokrasi vardır. Malum RTÜK diye bir kuruluşumuz var, Radyo Televizyon Üst Kurulu. Dünyanın parası var, iyi kaynakları var. Neredeyse günün 24 saati yurtdışında gezerler bunlar, çok büyük imkânları var. Aldıkları aylık gerçekten olağanüstü, şimdi her partiden milletvekili sayısına göre RTÜK’e üye seçilir. Doğrudur, seçilir, bizden de 2 üye var. Bir üyemiz vardı, Sayın Faruk Bildirici seçildi ve gönderdik. Bütün partiler arasında bir centilmenlik anlaşması var, dolayısıyla o çerçevede Sayın Bildirici de RTÜK’e üye seçildi. Fakat gitti baktı ki RTÜK Başkanı yasalara aykırı gelir sağlıyor. Dolayısıyla bunun doğru olmadığını, atandığı yönetim kurullarından istifa etmesi gerektiğini söylüyor. İstifa etmezseniz yasaya göre üyeliğiniz düşer diyor ve bunu seslendiriyor. Bir yolsuzluk olayını, bir yasa dışılık olayını dillendiriyor. Dillendirdiği için sen misin dillendiren, oturuyorlar RTÜK yönetiminden 6 kişi Faruk Bildirici’nin üyeliğini düşürüyorlar. Kim seçmişti? Türkiye Büyük Millet Meclisi. Kaç kişi seçmişti? 600 milletvekili. Kim düşürdü? 6 kişi düşürdü. Yani parlamentonun üstündeki bir gücü görüyor musunuz, kendi kendilerine çalıp, kendi kendilerine oynuyorlar. Sanıyorlar ki biz bundan vazgeçeceğiz, sanıyorlar ki oradaki üyemiz aynı iddiaları sürdürmeyecek, sanıyorlar ki bundan sonra gelen üyeler de aynı iddiaları sürdürmeyecek. Aynı iddiaları sonuna kadar kararlılıkla ve azimle sürdüreceğiz. 

Bakın, RTÜK Yasasının 38. maddesinde Üst Kurulu için, yöneticileri için getirilen, üyeler için getirilen yasaklar var: “Medya hizmet sağlayıcı kuruluşlarda ve bu kuruluşların doğrudan veya dolaylı ortaklık bağı bulunan şirketlerde ortak veya yönetici olarak görev alamazlar” diyor. Sonra kanun hükmünde kararname değişikliği yapılıyor. Bunların aldığı paralar az, on binlerce lira alıyorlar, az deniliyor. Bunlara bir de yönetim kurulu üyeliği verelim başkanla diye kanun hükmünde kararnameyle değişiklik yapılıyor, ama o değişiklik de şu: “Kendi mevzuatında yer alan kısıtlamalara bağlı olmaksızın, kurumun görev alanıyla ilgili olmamak kaydıyla bir yere yönetim kurulu üyesi atanabilir” Örneğin, RTÜK Başkanı Merkez Bankasına Yönetim Kurulu üyesi olarak atanabilir. Çünkü RTÜK’le ilgisi yok. Ziraat Bankasına atanabilir, Vakıflar Bankasına atanabilir, başka bir kamu kuruluşuna atanabilir, ama kendi görev alanıyla ilgili olan bir yere yönetici olarak atanamaz. Peki, nereye atanıyor bu zat? Bu zat, Türksat Yönetim Kurulu üyeliğine atanıyor. Türksat, yayın iletim yetkisi bulunan ve üst kurul kayıtlarında 06118 Sicil No’yla kayıtlı bir platform, yani doğrudan RTÜK’ün alanına giriyor. Buraya atanıyor ve buradan para alıyor. Yasa dışı para alıyor, ahlâksızca para alıyor. Altını çiziyorum, ahlâksızca para alıyor. Diyeceksiniz ki nasıl bir ilgi var? 15.10.2019, yani Ekim ayında, 219/42 sayılı toplantıda Türksat hizmetlerinin tarifesi geliyor ve o tarife RTÜK Yönetim Kurulunda onaylanıyor. Şimdi kendi alanıyla ilgili, beyefendi orada tarifeyi belirleyecek, gelecek RTÜK’e aynı belirlediği tarifeyi burada onaylayacak. Yasaya aykırı, kendisini uyardık. Bir özel çatışma alanı yaratmak istemiyoruz aslında, kendisini uyardık. Dedik ki: “Buradan istifa et kardeşim, eğer sen para alacaksan ve bu kadar gücün varsa bir sürü kamu kuruluşu var. Arpalık kadar bir sürü yer var, git oralarda yönetim kurulu üyeliği yap, paranı al…” Ama yasa dışı görev yapıyorsan bunu dile getirmek de bizim görevimizdir, dolayısıyla Faruk Bildirici yargıya başvurdu, bakalım yargı nasıl karar verecek, ama biz kararlılıkla mücadelemizi sonuna kadar sürdüreceğiz.

Değerli arkadaşlarım, 15 Temmuz darbe girişimi sonrası bir kişinin ismini defalarca dile getirdim; hem parlamentoda, hem parlamento dışında dile getirdiğim kişinin adı Adil Öksüz’dü. 15 Temmuz günü Kazan’a arsa bakmaya gittiğini söylüyor. Herkes yakalanıyor, o da var. Herkese kelepçe takılıyor, Adil Öksüz’e kelepçe takılmıyor. Adil Öksüz’ün kim olduğunu herkes çok iyi biliyor orada, ama Adil Öksüz özel korumaya alındı. Adil Öksüz’ün iki cep telefonu var, diğerlerinin cep telefonları toplanıyor, beyefendinin iki cep telefonu var. Adil Öksüz’ün ayrıca GPS cihazı var, yani konum belirleme konusunda özel bir gelişmiş cihaz kendi yanında, onu Adil Öksüz nereden buldu, hangi kamu kurumu bu GSP cihazını Adil Öksüz’e verdi? Bunu defalarca sordum, defalarca söyledim. Adil Öksüz’ün ifadesi dahi alınmadı. Götürülürken sıra Adil Öksüz’e gelince, orada sanık pozisyonunda olan kişiler götürülürken sıra Adil Öksüz’e gelindiğinde sırayı kesiyorlar, diğerlerini götürüyor, Adil Öksüz kalıyor. Adil Öksüz’ü defalarca dile getirdim. Adil Öksüz’ün kayınpederini buldular, kayınvalidesini buldular, herkesi buldular, ama Adil Öksüz’ü bir türlü bulmadılar. Bulmak istemediler. O nedenle 15 Temmuz darbe girişimi aydınlanmış değildir. 15 Temmuz darbe girişimi Adil Öksüz yakalanmadan aydınlığa kavuşamaz.

Ben bunu dile getirdiğim zaman dediler ki; “Adil Öksüz hakkında soruşturma açıldı…” O dönem kullandığım cümle: “Siz onu benim külahıma anlatın.” Şimdi külahıma anlattılar. Adil Öksüz’ü kaçıranların tamamı serbest bırakıldı, Hava Harp Okulu öğrencileri niye içeride, yazarlar çizerler niye içeride, avukatlar niye içeride? En önemli kişi, olayı aydınlığa kavuşturacak kişi serbest bırakılıyor, serbest bırakanların tamamı beraat ediyor, ama Hava Harp Okulu öğrencileri hapiste, niçin, hangi gerekçeyle? Bu mudur adalet? Adil Öksüz gerçeği aydınlanmak zorundadır. Sayın Binali Yıldırım geldiğinde kendisine söyledim. Başbakandı, dedim ki; “Siz Adil Öksüz’ün kim olduğunu öğrenmek istiyorsanız o GPS cihazlarını hangi kurum Türkiye’ye ithal etti, önce oraya bakacaksınız. O kurum kim, ona bakacaksınız, o kurumdan bu cihaz Adil Öksüz’e nasıl verilmiş, ona bakacaksınız. O zaman bütün olayları çözersiniz.” 

Ve yine bakın, 15 Temmuz günü darbe olmuş, ertesi gün ortalık toz duman, bir Başbakanlık Müşaviri oraya gidiyor, karakolda Adil Öksüz’le görüşmeye gidiyor. Başbakanlık Müşaviri… Senin ne işin var orada, kim seni görevlendirdi? Ertesi günü açıklama yapıyor: “Gittim, görüştüm, Erdoğan’a bilgi verdim” diyor. Dolayısıyla 15 Temmuz darbe girişimiyle ilgili çok soru var. Bakın, bizim muhalefet şerhimiz olduğu için 15 Temmuz Araştırma Komisyonu Raporları yayınlanmıyor. Bunu özellikle Ak Partiye oy veren değerli kardeşlerime ifade ediyorum. Bir olayın aydınlanması lazım, 251 şehidimiz var, 2 binin üstünde gazimiz var. Peki, bu olay aydınlanmayacak da hangi olay aydınlanacak, hangi olay! Adil Öksüz’ü serbest bırakıyorsunuz. Adım gibi eminim devletin kurumları onun nefes aldığını dahi takip etmiştir, etmemesi mümkün değil. Niye yakalanmadı, hangi gerekçeyle yakalanmadı, kim yakalamadı, kimden talimat gitti? Bunların aydınlığa kavuşması lazım, zaman içinde zaten kavuşacaktır. Buna kesinlikle eminim.

Efendim, üretmek kadar değerli bir şey yoktur. Çünkü üretmek alın teri dökmektir, üretmek kimseye muhtaç olmayacak geliri elde etmektir, üretmek bir toplumun en önemli işlevlerinden birisidir. Üreten bir toplumun dünyada saygınlığı olur, üreten bir toplumun geleceği parlak olur, üreten bir toplumda kişi başına gelir yüksek olur, üreten bir toplumda yatağa aç giren çocuklar olmaz, üreten bir toplumda işsizlik belası olmaz, üreten bir toplumda herkesin geliri rahat geçinebileceği seviyeyi yakalar. Bunun için üretmek önemlidir. Çiftçi de üretiyor, üretmek aynı zamanda ele güne muhtaç olmamak demektir, çiftçi üretiyor, aramızda çiftçi kardeşlerim de var, çiftçi üretiyor, ama borç batağı içinde çiftçi tam bir sosyal yaraya dönüşmüş durumda. Üretecek, banka tepesinde; üretecek, finans kurumları tepesinde ve icrayla mücadele ediyor. Bugün borcunu ödeyemeyen on binlerce çiftçi var, ödeme durumu da yok, geliri yok. Kendi mal varlığını eşinin üzerine yapıp hülleyle boşanan çiftçi var. Ne yapsın adamcağız? Başka çaresi yok. Veya kendi mal varlığını üçüncü bir kişiye verip; ondan sonra ben iflas ettim, borçlarımı ödeyemiyorum diyen çiftçi var. Borçlarımı ödeyemiyorum diye kendisini yakan çiftçi var, borçlarımı ödeyemiyorum diye intihar eden çiftçi var. Peki, ne olacak bu çiftçinin hali? Seçim öncesi ne diyorlardı? Özellikle Ak Partiye oy veren çiftçi kardeşlerime sesleniyorum, seçim öncesi geldiler, televizyonlara çıktılar, oturdular konuştular, dediler ki: “Hiç meraklanma, deponun yarısı sizden, yarısı bizden…” Dediler mi? Dediler. Kim söyledi? Dönemin Ak Parti Başbakanı söyledi. Geldik seçim bitti, ortada traktör var, ama hacizli. Ne yarısı onlardan, ne yarısı sizden, dolayısıyla ekemeyecek duruma geldiniz. O zaman ne olacak? Önümüzdeki seçimlerde gideceksiniz, Ak Partili kardeşim sen de saraya ders vereceksin. Saraya ders verirsen bu ülkede demokrasi vardır anlamına gelir. 

Dün, Şemsi Bayraktar, Türkiye Ziraat Odaları Birliği Başkanı konuşma yapıyor Sakarya’da, şöyle diyor: “Bugünlerde en öncelikli konumuz çiftçilerimizin borçlarının yapılandırılması…” Kaçıncı kez yapılandırıldı? Her seferinde faiz biniyor, sanki faizsiz mi yapılandırılıyor? Hayır, faiziyle beraber, yani alıyor bir, borç çıkarıyorlar 20, nasıl ödeyecek bu adam? Hadi yapılandıralım 20’yi, üzerine biraz daha faiz, oluyor 30. Bunu ödeyemez çiftçi, nasıl ödeyecek? Devam ediyor: “Bu manada telefonlarımız kilitlenmiş durumda, hükümetimizle görüşmeler devam ediyor. Çünkü vadeler geldi, dolayısıyla icra takipleri başlayabilir. Binlerce icra takibi var. Acil olarak özellikle doğal afetlerden zarar gören üreticilerimizin ve diğer üreticilerimizin taleplerinin karşılanması gerekir. Biz de bunu hükümetimizden talep ediyoruz” Sayın Bayraktar’ın bilmediği bir şey var ya da atladığı bir şey var: Ortada hükümet yok, ne hükümeti? Rejim değişti Sayın Bayraktar, sizin haberiniz yok mu? Eskiden hükümet vardı ve hükümet Meclisten çıkardı. Şimdi hükümet yok, şimdi saray devleti var. Sarayda bir grup var, oturmuşlar. Bağlantıyı sarayla kurarsan, sarayın gönlünü yaparsan bunlar silinebilir, ama sarayın gönlünü yapmazsan bak, başkaları yapıyor, bir gecede bütün vergiler de siliniyor, faizler de siliniyor, her şey siliniyor, ama çiftçininki silinmiyor. O zaman senin üstüne düşen bir görev var: Saraya ders vereceksin kardeşim, saraya ders verdiğin zaman senin sesini herkes duyar. Saraya ders vereceksin. Kamu ve özel bankalara borcu 116 milyar lira, eski parayla 116 katrilyon lira çiftçinin borcu, eğer bunu Tarım Kredi Kooperatiflerini de ekliyorsak ki 14 milyar Tarım Kredi Kooperatiflerinden toplam 130 milyar lira, yani 130 katrilyon lira çiftçinin borcu var ve çiftçi nefes alamıyor. Dolayısıyla buna ilaç alırken, gübre alırken, makine ekipman alırken tüccara yaptığı borç buna dahil değil, o da ayrı.

Bütün bunlar olurken çiftçi borç batağındayken normalde teşvik edilmesi gerekirken süt üreticilerinden birden bir feryat çıktı. Ne feryadı? Seçimden önce çiğ süte 10 kuruş olan süt birim desteğini seçimden önce 25 kuruşa çıkarmışlardı. Bak, biz çiftçinin yanındayız, işte 25 kuruşa çıktı, oylarınızı verin. Gittiler verdiler oylarını, verebilirler. Madem bu kadar ciddi bir teşvik veriyorsun, verdiler. Seçim bitti, 25 kuruşu tekrar 10 kuruşa indirdiler. Şimdi süt üreticilerine sesleniyorum, senin vicdanına sesleniyorum: Bunu yapana ders verdiğin gün senin sözün dinlenir, ders vermezsen bir daha sefer bir daha kandırırlar seni, bir daha kandırırlar. 

Toprak Mahsulleri Ofisine de ihalesiz yurtdışından ürün getirme yetkisi verdi. İhaleye girmeyecek artık, en ucuz kim getirecek, ona gerek yok, bulacaklar bir yandaş, sözleşmeyi yapacaklar, ihalesiz mal alımını yurtdışından getirecekler. Çiftçi olabilir, batabilir, bizim çiftçimizin bir derdi yok. Çünkü çiftçinin oyunu çantada keklik olarak biliyor. Ben ne yaparsam yapayım; çiftçiyi aç da bıraksam, çiftçiye mazotu çok pahalı da versem, ilacı çok pahalı da versem nasıl olsa bu çiftçi gelip bana oy verecek diyor. Önemli değil, o zaman çiftçinin burnundan getiririm diyor. Şimdi sen de sarayın burnundan getireceksin kardeşim, sarayın burnundan getirdiğin zaman kaale alınırsın. 

Bakınız, 2017-2018 tohum desteklemeleri hâlâ ödenmedi. 2020’ye geliyoruz, hâlâ ödenmedi, niçin? Soğan eken çiftçinin soğanı elinde kaldı. Geçen sene soğan bulunmuyordu, bu sene üreticinin soğanı elinde kaldı. Kontrolsüz et ithalatı yapıldı. Bütün depolar et dolu, iki sefer ihaleye çıktılar, ihaleye kimse girmedi, dolayısıyla eti satacak yer bulamıyorlar. Değerli arkadaşlarım, böyle bir tabloda Türkiye ne yapıyor, saray ne yapıyor? Çiftçi kardeşim unutma, saray gitti Sudan’da 99 yıllığına 780 bin dönümlük araziyi kiraladı kanola ekmek için, pamuk ekmek için, yağlı tohum ekmek için. Geliri onlar alacak, faturayı sen ödeyeceksin. Ben bunu defalarca söyledim, hâlâ oy veriyorsun. Hâlâ oy vermeye devam et, çünkü daha henüz açlıktan ölmedin. Oy vermeye devam et, biraz daha ezileceksin ve bunu göreceksin. Kendine acımıyorsan çocuklarına acı, kendine acımıyorsan ailene acı, kendine acımıyorsan Türkiye’ye acı kardeşim. Yurtdışından buğday getiren adama oy mu verilir, yurtdışından patates getiren adama oy mu verilir, yurtdışından mısır getiren adama oy mu verilir, yurtdışından et ithal eden adama oy mu verilir, yurtdışından canlı hayvan ithal eden adama oy mu verilir? Ayrıca senin hakkın var, parlamento kanun çıkarmış, diyor ki: “Çiftçiye milli gelirin yüzde 1’i oranında her yıl teşvik verilir.” En az yüzde 1 oranda teşvik verilir. Kim söylüyor? Kanun söylüyor. Veriliyor mu bu para? Verilmiyor kardeşim, verilmiyor. Bakınız, 2020 bütçesi geldi. Çiftçiye yapılacak destekleme normalde olması gereken, milli gelirin yüzde 1’i olması gereken destek 48 milyon 700 bin lira destek verilmesi lazım. Bütçeye konulan ödenek ne kadar? 22 milyon lira. Çiftçinin hakkı olup da ödenmeyen para ne kadar? 26 milyon 700 bin lira. Niye istemiyorsun kardeşim? Kanun çıkmış, senin hakkın, niye hakkını istemiyorsun, niçin hakkına sahip çıkmıyorsun? Sen hakkına sahip çıkmadıkça ensene vurur, ağzındaki lokmayı alırlar. Aynen öyle, ağzındaki lokmayı alıyorlar, hakkın olanı alıyorlar, senin hakkını elinden alıyorlar. Mücadele edeceksin kardeşim, mücadeleyi nasıl yapacaksın? Mücadeleyi demokratik yollarla yapacaksın. En güzeli nedir? Sandığa gideceksin, dersini vereceksin. O da dersini alacak. Bu işin özeti budur. 

İşsizlik… Üretmediğiniz zaman işsizlik olur. Üretmiyorsunuz, çalışacak alan bırakmadınız, işsizlik var. Cumhuriyet tarihinin en büyük işsizliğiyle karşı karşıyayız. Cumhuriyet tarihinin en büyük ekonomik kriziyle karşı karşıyayız. Anlatayım da gülün, sosyete damadı, sosyete damat açıklama yapıyor. Ne zaman? 26 Şubat 2019’da, iyi dinleyin, işsiz kardeşlerim de dinlesinler, Ak Partili kardeşlerim de dinlesinler, ülkücü kardeşlerim de dinlesinler. “İstihdam Seferberliği 2019 Tanıtım Toplantısı”, seferberliğe bakalım, şöyle diyor sosyete damat: “Belirlediğimiz stratejiler doğrultusunda çalışmalarımıza başladık…” Gayet güzel, cümle fena değil. “2019 yılında 2.5 milyon yeni istihdam hayata geçireceğiz…” 2019’da 2.5 milyon kişiye iş bulacaklar, güzel. “Bugün Türkiye istihdam alanında devrimi yaşadığı bir günü yaşıyor…” Yani 26 Şubat 2019’da istihdam alanında devrimi yaşadığımız bir günü yaşıyormuşuz. Niçin? 2.5 milyon kişiye istihdam yaratacak. “Sağlanan iyileşmenin en güzel göstergesi KOBİ, esnaf ve sanayicimizin gün be gün hissetmeye başladığı bu rahatlamadır” diyor. Sarayda oturursan rahatsın tabii, koltukta oturuyorsun rahatsın, efulileri içiyorsun. Peki, bir esnafa gittin mi kardeşim, bir esnafı sordun mu? Hiçbir vatandaşı, üniversiteyi bitiren gencecik pırıl pırıl evladımıza bir sordun mu? 2.5 milyon kişiye istihdam yaratacak, bu da devrimin başlangıcı oluyor. Geldik ekim ayına bakın, aynı yıl içindeyiz, işsiz sayımız 8 milyonu, geniş tanımlı işsiz sayımız 8 milyon 112 bin kişiyi buldu. 8 milyon 112 bin kişi… Normal demokrasilerde olsaydı ne olurdu? Sosyete damadın istifa etmesi lazım. 2.5 milyon kişiye iş buldum diyorsun, tam tersine işsizlik artıyor. Milyonlarca insan işsiz kalıyor, fabrikalar kapanıyor. Ayrılır mı görevinden? Asla ayrılmaz, çünkü parayı seviyor. Onun için vatandaş işsizmiş, çiftçinin borcu varmış, sanayicinin borcu varmış hiçbir önemi yok, para var mı, cebine giriyor mu, karnı tok mu, sarayda mı, mesele yok o zaman, o zaman mesele yok.

Değerli arkadaşlarım, defalarca söyledim, bazı emeklilere bin liranın altında ücret ödeniyor. Önce inkâr ettiler, sonra “en az emekli aylığı bin lira olacak” diye düzenleme getirdiler. Yeni rakamı size vereyim; bugün Yaşlılık, Malullük Ve Ölüm Aylığı alanlar arasında 847 bin 643 kişi - emekli - bin liranın altında aylık alıyor. Şimdi ben emekli kardeşlerime seslenmek isterim. Onların hakkını ben savunacağım, ama benden önce sen savunacaksın kardeşim, senin hakkını ben savunacağım, ama senden önce sen hakkını savunacaksın. Hâlâ bin liranın altında 847 bin kişi aylık alıyorsa, dönüp saraya şunu sormayacak mısın: Kardeşim, ben bin lirayla 30 gün geçiyorum, sen kaç lira alıyorsun, senin aylığın nedir? Üstelik ben bu parayla elektrik parası, doğalgaz parası, bir sürü şey ödüyorum, sen hiçbir şey ödemiyorsun. Şu soruyu sormayacak mısın sarayda oturan zata: Sen de vicdan var mı arkadaş, vicdan var mı? 

Yeni rakamlar açıklandı. Tabii sosyete damadın bir de bürokratik arkadaşları var. Sosyete damat getiriyor arkadaşlarını, o söylüyor enflasyon şu olacak, bir süre sonra TÜİK açıklama yapıyor “enflasyon şu oldu” diye, yeni enflasyon rakamı yüzde 8.55, yıllık enflasyon rakamı, buna da bizim inanacağımızı söylüyorlar. Ben inanmıyorum, ama çiftçi inanır mı bilmiyorum, esnaf inanır mı bilmiyorum, emekli inanır mı bilmiyorum, pazara gidip alışveriş yapan kadın-erkek inanır mı, bilmiyorum, ama ben inanmıyorum. Böyle bir enflasyon rakamı yok, nereden çıktı 8.55? Peki, vergi cezalarında enflasyon oranı ne? 22.58, yani devletin işine gelince vergisi, cezası, trafik cezası için yüzde 22.58 enflasyon var, zam yapıyoruz diyor, vatandaşa gelince enflasyon yüzde 8.55 diyor. Şimdi vatandaşa sesleniyorum, tekrar sesleniyorum, her seferinde sesleniyorum. Sadece Ak Partililere değil, ülkücü kardeşlerime de sesleniyorum. Çünkü bu tabloyu ortaya çıkaranlara destek vermek bu tabloyu savunmak anlamına gelir. O nedenle ülkücü kardeşlerime de sesleniyorum. Bu tablo bizim kaldıracağımız, vatandaşın kaldıracağı bir tablo değil. Şu komik hale bakın ya, zam geldikçe enflasyon düşüyor! Allah aşkına böyle bir şey olur mu? Zam geliyor habire, enflasyon sürekli düşüyor. Nasıl oluyor bu? Dünyada yeni bir şey bulduk herhalde, yeni bir model geliştirdik herhalde.

Değerli arkadaşlarım, enflasyon nedir? Geçen yılın ekiminden bu yılın ekimine bulgura gelen zam yüzde 27.34, makarnaya gelen zam yüzde 19.89, sarımsağa gelen zam yüzde 201.45, elektriğe gelen zam yüzde 18.92, doğalgaza gelen zam yüzde 22.65, otoban geçiş ücreti yüzde 40.87, köprü geçiş ücreti yüzde 133.72, tren-banliyö ücreti yüzde 25.53, şehirlerarası tren yüzde 21.20, cep telefonu görüşme ücreti yüzde 34.18. 
Tablo bu, şimdi geliyorum asgari ücretlinin durumuna, 2 bin 20 lira alıyor. Brütü ne kadar? 2 bin 558 lira 40 kuruş brüt para, buradan vergi ödüyor. 537 lira 50 kuruş vergi ve sigorta primi, gelir vergisi, sigorta primi, işsizlik sigortası primi ve damga vergisi kesiliyor, 2 bin 20 lira 90 kuruş kalıyor. 2 bin 20 lira 90 kuruş… Bir kişinin 750 lira ev kirası verdiğini düşünelim, 200 lira ulaşım ücreti, 50 lira su parası, 60 lira elektrik parası, 100 lira doğalgaz parası, 30 lira cep telefonu, iki günde bir paket sigara içiyor 180 lira, mutfak masrafı olarak geriye 451 lira kalıyor. Şimdi ben bütün asgari ücretli kardeşlerime sesleniyorum. Eğer önümüzdeki seçimlerde sarayı cezalandırmazsanız; bu 451 lirayı bile göremezsiniz, onu bile mumla ararsınız. Çünkü size vermeyecekler, çünkü sizden tasarruf yapıyorlar. Kendi yandaşlarından asla tasarruf yapmıyorlar. Bakın, yeni ihalelere çıktılar, dolar bazında ihaleye çıkıyorlar. Kime? Yandaşa veriyorlar, ama senin sorunun hiç onların gündeminde yok, çünkü sarayın gündeminde de yok. Sen 2 bin 20 lirayla bir ay geçinmeye çalışırken beyefendinin aylığı 74 bin 500 liradan 81 bin 250 liraya çıkacak. Ya işte böyle, beyefendi bu parayla geçinemiyor! Üstelik 81 bin 250 lira alıyor, doğalgaz parası yok, elektrik parası yok, ulaşım parası yok, uçak parası yok, mutfak masrafı yok, kira da yok, hepsi bedava, faturayı kim ödüyor? Saraydaki değil, faturayı sen ödüyorsun kardeşim!

Ak Partili kardeşlerime sesleneyim. Siz sanıyorsunuz ki bir Ak Parti iktidarı var. Hayır, yok öyle bir şey, o eskidendi. Ülkeye mücadele için gelen bir Ak Parti iktidarı vardı, doğru, “yolsuzlukla mücadele edeceğim” diyordu, “yasaklarla mücadele edeceğim” diyordu. Ülkeyle yola çıkmıştı, ben bu mücadeleyi yapacağım diyordu, demokrasiyi savunuyordu, adaleti savunuyordu, “haksızlıklara karşı geleceğim” diyordu. Böyle bir iktidar yok artık, şimdi bir saray iktidarı var. Ak Parti iktidarı yok, saray iktidarı var. Saray iktidarı aynı zamanda bir hanedan iktidarıdır, aynı zamanda bir zümre iktidarıdır, aynı zamanda bir kibir iktidarıdır, aynı zamanda bir firavun iktidarıdır, asla unutmayın. Firavun dediğim için yine kızacaklar, ama kendi topraklarına, bir çiftlikte kendi topraklarına çizmeli galoşla basan kişinin kibrinden korkacaksınız. O kibir firavun kibridir, normal insanın kibrinin çok ötesinde bir kibir. Kendi toprağın ya, ayakkabın toz olmasın diye, giydiğin pantolon toz olmasın diye çizmeli galoş takacaksın, ondan sonra toprağa basacaksın, sonra millete kalkacaksın ders vermeye çalışacaksın! Bunu asla hiç kimsenin unutmaması lazım…
Ve önemli bir şey, neden saray iktidarı diyoruz? Şunun için: Devlet bir tarafa itilmiş vaziyette, bakanlıklar bir tarafa itilmiş vaziyette, Dışişleri Bakanlığı bir tarafa itilmiş vaziyette. Cumhuriyet tarihinin en büyük bunalımını yaşıyorsak ekonomide, cumhuriyet tarihinin en büyük bunalımını yaşıyorsak dış politikada, cumhuriyet tarihinin en büyük bunalımını yaşıyorsak demokraside, bu ülkede bir parti iktidarının olmadığını, bir saray iktidarı olduğunu hepimizin kabul etmesi lazım. Saray iktidarı liyakate önem vermez, çünkü bir kişi var, “ne liyakati, her şeyi ben biliyorum, sizin bilmenize gerek yok” diyor. Yarın ameliyata girerse hiç şaşırmayın, yarın kalkar da şunu bunu yaparsa hiç şaşırmayın. Bunların tamamı bir kişiden soruluyor, tek adam, dolayısıyla o bir kişi liyakat dediğimiz kavramı bir tarafa atmış vaziyette, devlet yönetiminde istişare dediğimiz kavramı bir tarafa atmış vaziyette. Ona göre büyükelçiler vardır. Örneğin, ayakkabı kutusunda rüşvet alan kişiyi büyükelçi tayin edebilirsiniz. Örneğin, hayatında dış politikada bir yazı yazmayan, makale yazmayan bir kişiyi bir başka ülkeye büyükelçi atayabilirsiniz. Niçin? Tek adam öyle istiyor, atayabilirim diyor, ben bunu yaparım. Başımıza şimdi yeni bir şey daha geldi, gene bir bakanın adının karıştığı. Bazı uluslararası yasadışı uygulamalara, ahlâk dışı uygulamalara karıştığı yönünde haberler geliyor. Bunlara bakalım, dikkatle biz de izliyoruz.  

Suriye konusu… Dış politika konusunda çok büyük hatalar yaptılar. Saray devleti işte bunu yapar. Liyakat olmadığı yerde, danışma olmadığı yerde, istişare olmadığı yerde, akıl akıldan üstündür kavramını eğer bir tarafa atıp, her şeyi ben bilirim derseniz Türkiye gelir büyük açmazlarla karşı karşıya kalır. Suriye’de stratejik hatalar yaptılar. 7 madde halinde bu stratejik hataları sizinle paylaşmak istiyorum, kamuoyuyla da paylaşmak istiyorum. Ak Partili kardeşlerimle, ülkücü kardeşlerimle de paylaşmak istiyorum. Eğer bu 7 stratejik hatayı siz de kabul ediyorsanız -ki reddetme şansınız yoktur, yüzde 100 doğrudur- o zaman hep birlikte oturup düşünmek zorundayız.


1) Suriye’nin uluslararası konumu yeteri kadar bilinmemiştir, değerlendirilmemiştir ve iyi okunmamıştır. Suriye’nin uluslararası konumu, birinci stratejik hata budur. Ak Parti dış politika icraatlarında Dışişleri Bakanlığı’nı adım adım hem devre dışı bırakmış, hem de Bakanlığı liyakatsiz kadrolarla doldurmuştur. Bu süreç Türkiye’nin Ortadoğu’da maceracı bir politikaya sürüklenmesinin nedenlerinden biri olmuştur. Birinci stratejik hata Dışişleri Bakanlığının devre dışı bırakılması ve Suriye gerçeğinin yeteri kadar bilinmemesidir. 

2) Emperyal güçlerin taşeronluğuna soyunmak. Üzülerek ifade edelim ki, Türkiye, “Suriye’ye demokrasiyi getireceğiz” söylemi ile emperyal güçlerin Ortadoğu’daki taşeronluğuna soyunmuştur. Açıkça söylemek gerekirse, Türkiye, dış güçlerin Suriye’yi parçalama planlarına dâhil olmuştur… Örneğin, emperyal güçlerin talebi doğrultusunda Türkiye üzerinden Suriye’ye silah sokulmuştur. Bu yanlış politika aynı zamanda Türkiye’yi, Suriye’de vekâlet savaşlarının taşıyıcısı konumuna getirmiştir.

3) Türkiye üzerinden teröristleri Suriye’ye göndermek. Üçüncü büyük stratejik hata. Dünyanın dört bir yanından ve Türkiye’den IŞİD’e katılan on binlerce militanın ve ailelerinin Türkiye üzerinden Suriye’ye geçmesine göz yumulmuştur. Bu acı gerçek, yabancı basında Türkiye için “cihat otobanı” ifadelerinin kullanılmasına yol açmıştır. Türkiye üzerinden geçen militanlar, IŞİD’ci militanlar için Türkiye için “cihat otobanı” ifadesi kullanılmıştır. 

4) Musul Başkonsolosluğunun basılmasına edilgen, usulen tepki verilmiştir. Türkiye’nin Musul Başkonsolosluğu IŞİD terörü örgütü tarafından 11 Haziran 2014 tarihinde basılmış ve 48 Konsolosluk çalışanı 101 gün süreyle alıkonulmuştur. Uluslararası anlaşmalara göre ülke toprağı kabul edilen Musul Başkonsolosluğunun basılarak 48 konsolosluk çalışanının alıkonulmasına rağmen Türkiye, IŞİD Terör Örgütüne karşı maalesef kararlı bir tutum sergileyememiştir. Kendi toprağını basıyorsun, IŞİD Terör Örgütü geliyor bizim toprağımızı basıyor. Konsolosluğumuzu basıyor. 101 gün oradaki 48 kişiyi esir ediyor ve siz kararlı bir tutum sergileyemiyorsunuz, orayı boşaltıyorsunuz. Burası benim toprağım, uluslararası hukuka göre benim toprağım, hiçbir şey yapmıyorsunuz. 

5) Suriye’deki Türkiye’ye ait vatan toprağını terör örgütü IŞİD'e teslim etmek. Türkiye IŞİD terörüyle etkin mücadele etmemiştir. IŞİD’in Süleyman Şah Türbesinin boşaltılması tehdidine boyun eğilmiş, Süleyman Şah Türbesi IŞİD’den topraklarımız terk edilerek kaçırılmıştır. Türkiye kendi topraklarını terör örgütüne karşı koruyamayan ve daha acı olanı toprağını terör örgütüne terk eden bir ülke konumuna düşmüştür. En büyük stratejik hatalardan birisi de budur. Oysa ben oraya gidebilirim, uluslararası hukuk bana bu imkânı veriyor. Benim toprağım, benim askerim, benim bayrağım var orada ve ben kendi toprağımı korumak zorundayım. Ben kendi toprağımı korumuyorum, terör örgütüne teslim ediyorum Musul Başkonsolosluğu gibi ve gerisin geriye getiriyorum ve bunu da kahramanlık sayıyorum. Şimdi ben ülkücü kardeşlerime sormayıp da kime soracağım. Kendi toprağından kendi bayrağını terk ederek, kendi vatanını terk ederek terör örgütüne bırakarak kaçan adama ne denilir Allah aşkına? 

6) IŞİD terörüyle mücadele etmek ve Suriye’nin toprak bütünlüğünü sağlamak, bu konuda hata yapıldı ve bu yapılmadı. Türkiye çok haklı olarak IŞİD’le mücadeleyi öncelikli hedef olarak gündemine alsaydı ve bu mücadeleyi verseydi, Birleşmiş Milletlerdeki konumu güçlenecek ve ayrıca insanlığa sağladığı büyük yararlarla dünyanın gözünde olumlu anlamda çok farklı bir yerde olacaktı. Türkiye çok farklı bir yerde olacaktı. Maalesef bu görülmemiştir.

7) Haklıyken haksız duruma düşürülmek. Türkiye’nin terörle mücadelesine en büyük zararı bizzat Ak Parti iktidarı, yani saray iktidarı ve onun Genel Başkanı vermektedir. Terörle mücadele gerekçesiyle girişilen “Barış Pınarı Harekatı”nı uluslararası hukuk çerçevesinde Türkiye’nin güvenliği için yapılan bir operasyon olduğunu anlatmak yerine bu operasyonu biz Türkiye’nin güvenliği için yapıyoruz, bunu anlatmak yerine bir “fetih” söylemiyle dünyaya anlatmaya kalkmıştır Erdoğan. Bu söylem maalesef ülkemizin terörle mücadele konusundaki çabalarının meşruiyetine ve inandırıcılığına büyük ölçüde zarar vermiştir.

Değerli arkadaşlarım, Suriye politikası bir bataklık alanına dönüşmüş ve bu bataklıktan en büyük zararı Türkiye görmüştür. 3 milyon 600 bin Suriyeliyi burada görmek, karşılamak, bakmak, beslemek, doyurmak zorunda kaldık, yarın ne olacakları belli değil. Bütün bunlar olurken egemen güçlerden, yani Trump’tan Türk milletinin şanını ve şerefini ayaklar altına alan bir mektup geldi. Erdoğan’ın açıklaması şu: Giderken mektubu götürecek. Ne demek? Hani çöp sepetindeydi, hani atmıştınız bunu? Cebine koyacaksın, Amerika’ya gideceksin, beraber götüreceksin. Sen mektup taşıyıcısı mısın kardeşim? O mektup sana nasıl geldi? Amerika’da yazıldı, Başkan yazdı mektubu, gönderdi Türkiye’deki büyükelçiye “al götür saraya, ilgiliye ver” dedi. O da getirdi sana verdi. Sen mektup için iki satır yazı yazmaya cesaret edemiyorsun, iki satır! Rıza Zarrab kadar Türk milletinin şanını ve şerefini düşünmüyorsun. Rıza Zarrab için iki tane nota veriyorsun, ama Türk ulusunu, milletini aşağılayan bir mektubu yazan kişiye iki satır laf edemiyorsun. Mektubu taşıyacaksın… Mektubu vereceksen çok basit, aynı karşılıklılık ilkesine göre mektubu vereceksin kardeşim, çağıracaksın büyükelçiyi, Amerikan Büyükelçisini çağıracaksın. Diyeceksin ki: “Bu mektup bizim şanımıza ve şerefimize uymuyor. Biz bu mektubu asla kendi devletimizin arşivlerinde tutmak istemiyoruz. Mektubu alın, kim yazdıysa ona götürün, misliyle iade edin” Büyükelçiye vereceksin, Büyükelçi alacak, buradaki Büyükelçiye vermeye cesaret edemeyebilirsin, o zaman mektubu alacaksın Amerika’daki Türk Büyükelçiliğine göndereceksin. Diyeceksin ki: “Bu mektubu götür, saraydaki zata aynen iade et. Türk milleti bunu istiyor.” Erdoğan yapabilir mi? Ben de biliyorum yapamaz. “Mal varlığıyla ilgili araştırma yapacağız” dediler, paniğe kapıldı. Niye paniğe kapılıyorsun ya! Şunu söyleyeceksin: “Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanının mal varlığını araştırmazsınız namertsiniz” diyeceksin ve devam edeceksin: “Benim, ailemin, çocuklarımın yurtdışında 5 kuruşu bile yoktur. Çünkü bu paralar Türk milletinin güvencesindedir ve Türkiye’dedir” diyeceksin. Bu kadar! Eğer verilecek hesabınız varsa bunları söyleyemezsiniz, asıl sorunumuz da bu, verilecek hesabın varsa bunları söyleyemezsin. 

Biz niye bunları söylüyoruz? Bizim verilmeyecek hesabımız yoktur. Alnımız açıktır ve tertemizdir. 

Son Güncelleme: 06.11.2019 02:01
Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.